Bilim ve sanatlar üstüne

“Bilimlerin ve sanatların gelişmesi ahlakın düzelmesine yardım etmiş midir?” 

Dijon Akademisi’nin 1749 yılında ortaya attığı bu yarışma sorusuna Jean-Jacques Rousseau tarafından cevap olarak yazılan deneme birinciliği kazanır. 

Rousseau, arabalara verecek parası olmadığı için Paris ile Vincennes arasındaki iki fersah (yaklaşık on bir kilometre) mesafeyi yürüyerek gidip-gelmek zorundadır. 1749 yılı yazında böylesi mecburiyet karşısında kalınca eline bir dergi alır ve okuyarak gitmeye karar verir. Yolda Dijon Akademisi’nin verdiği ilanı görür ve bir deneme yazmayı düşünür. 

“Ün nedir ki? İşte ben ünümü şu zavallı esere borçluyum. Bana bir armağan kazandırmış ve adımı tanıttırmış olan bu eser, nihayet orta halli bir yazıdır; hatta diyebilirim ki bu kitabın en zayıf parçalarından biridir. Bu ilk yazı yalnız değeri kadar rağbet görmüş olsaydı onu yazan adam nice felaketlerden kurtulmuş olurdu. Fakat layık olmadan kazandığım bu şeref yüzünden insafsızlığa uğramam gerekiyormuş.” 

Jean-Jacques Rousseau 

Rousseau söylevinin başlangıcında son yüz yıllarda insanlığın bilim ve sanat konusundaki harikaları yeniden göstermeye başladığından söz ederek; “Avrupa yeniden ilkçağın vahşiliğine dönmüştü.” demekte. Üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen Avrupa’nın hâlen İlk Çağ’ın vahşiliğinden kurtulamadığını görmekteyiz. Rousseau döneminden (1712-1778) çok zaman sonra Avrupa’nın karşılaştığı Birinci ve İkinci Dünya Savaşı bu coğrafyanın yüz yıllardır yaşadığı vahşiliğin sonuçlarıdır. Avrupa’nın bulunduğu refah ve ekonomik gelişmişliğinin getirdiği kültürel seviye büyük oranda; İspanyolların Amerika’da yaptığı katliam ve soygunlar, Hollandalıların Endonezya’daki vahşeti, İngiliz, Fransız ve Belçikalıların Afrika’da ki soykırımları, köle ticareti ve insanlar üzerinde yaptıkları utanmazca deneyler sonucu oluşmuştur. İngiltere’nin kendi ülkesinde yasakladığı afyon ticaretinin devamı için Çin’e savaş açtığını, Hindistan’da kumaş üretimine mâni olmak için insanların parmaklarını kestiği ne çabuk unutuldu. Unutuldu mu, yoksa unutturulmaya mı çalışılıyor? Belki de aranızda bu sözleri söylemenin gereksiz olduğunu düşünenler olacaktır. Ancak Rousseau’nun söylevinin daha başlangıcında yazdığı; “Edebiyatın bizde yeniden doğmasına, edebiyatın ezelden düşmanı olan Müslümanlar sebep oldu. İmparator Konstantin’in tahtı yıkılınca, eski Yunan dünyasının kalıntıları İtalya’ya geçti. Daha sonra Fransa da bu kalıntılarla beslendi.” bu düşünceyi bunca yıl sonra cevaplamak istedim. (s. 7) 

Müslümanlar 

Yüz yıllardır günümüz Batı kültürünün oluşmasına Müslümanlar katkı yapmıştır. Rousseau bu kadar cahil olabilir mi? Fransız Devrimi’nin (1789-1799) ilk fikirlerini geliştiren bir düşünürün bu fikre nereden geldiğini anlamak oldukça zor. İlk Çağ’ın Ninova, Bergama, İskenderiye kitaplıkları, Bağdat’ta kurulan Beytü’l-Hikme… Günümüz Yunan anakarasında yaşayanların bir dönem eğitim için Anadolu’ya, Fenike’ye, Mısır’a Mezopotamya’ya gittikleri ne çabuk unutuldu veya bu nasıl bir propagandadır ki her şeyi Helen kültürüne bağlayan bir düşünce yapısı oluşur. 

“Edebiyatın ezelden düşmanı olan Müslümanlar” sözündeki Müslümanlar, Batı dünyasının aydınlanmasında en etkili olan insanlardır. Orta Asya aydınları, Fârâbî, İbn Sinâ vd., Çin ve Hint bilginleri, Endülüs’ün varlıklarını hâlâ sürdüren bilim insanları. İbn Sinâ’nın ve devamında İbn Tufeyl’in o güne kadar bir benzeri olmayan felsefi romanı “Hayy bin Yakzân”. Gerek Müslümanlık öncesi gerekse sonrası ortaya çıkan şairler. Rousseau aydınlanma düşüncesinin ilk örneklerinden biri kabul edilir ama Batının hâlâ aydınlanmaya, inanç gölgesinde oluşturulan doğmalardan kurtulmaya ihtiyacı olduğu anlaşılıyor. 

Ahlaki düzelme 

Rousseau söylevinde; “Bilim ve sanatların gelişmesinin ahlaki bir düzelme sağlamadığını bilakis bozulmaya neden olduğunu” söyler. Bu görüşün gerçekliği nedir? Özellikle Portekiz’de başlayan kısa süre sonra İspanya’da da gelişen denizcilik bilimleri ve yoksulluğun getirdiği cesaret. Hollandalıların, İngilizlerin ve Fransızların da denizlere açılmasına yol açar. Yeni topraklar keşfedilir. Altın, gümüş, değerli mücevherat tutkusu bazı toplulukların yok olmasına yol açar. Katliamlar, eski dünyadan getirilen hastalıklar insanları kitleler hâlinde yok eder. Uzak Doğu’ya doğru açılan önce Portekizler, sonrasında Hollandalılar ticaretin getirdiği zenginliklerle daha fazla silahlanıp yüz yıllardır barış içinde gerçekleştirilen ticareti hegemonyaları altına almak için yerel insanların uzun bir süre boyunca esaret altında kalmasına, zenginliklerinin yok edilmesine yol açarlar. Daha sonra gelişen özellikle tıp bilimi bazı canlıların inanılması güç ama bazı insanların operasyonlarda ve denek olarak kullanılmalarına yol açar. Bilim de ilerlemenin ahlaki bir düzelme sağlamadığı tam tersi, ilerleme adı altında büyük bir ahlaki çöküşe yol açtığı anlaşılıyor. Belki de bu nedenle XX. yüzyılın ortalarından itibaren “Avrupa Birliği Adalet Divanı” ve “Uluslararası Adalet Divanı” gibi uluslararası yargı organlarına ihtiyaç duyulmuştur. 

Sanatın gelişmesi 

Sanatın gelişmesinin de ahlakın bozulmasında ne kadar etkisi vardır? XVIII. yüzyıldan itibaren giderek zenginleşen Avrupa ülkeleri bu kez sanat eserlerinin değerinin farkına varır. Sömürge ve çeşitli yöntemlerle sözde bağımsız ülkelerin sanat eserlerini hiçbir ahlaki endişe duymadan yağmalamaya başlar. İngiltere’deki, Fransa’daki, Almanya’daki, Amerika’daki pek çok müze kendi kültürüne ait olmayan yağma veya kaçak kazı sonucu ele geçirdikleri eserlerle doludur. Hiçbir ahlaki endişe taşımadan sergilenen bu eserler bazı kişilerin “Ne güzel bakılıyor bizde olsaydı yok olurdu!” gibi bir düşünce yapısına yönelmelerine yol açmaktadır. Gelecekte sanat ve kültür eserleri yağmalanan ülkeler zenginleştikçe ülkelerinden götürülen bu eserlere sahip çıkıp iadelerini isteyeceklerdir. 

Rousseau’nun söylevi aklı başında insanlar tarafından övgüye layık görülüp ödüllendirilmiştir. Kilisenin büyük oranda etkin olduğu bir dönemde, bilimin ve sanatın gelişmesinin ahlakın düzelmesine yardımcı olması bir yana daha da bozulmasına neden olduğunu yazmak büyük bir öngörü istemektedir. Rousseau zaten hayatı boyunca çoğunlukla yaşadığı toplumun inandıklarının tersini söylemiş ve bunun için de ülke ülke, şehir şehir dolaşmak mecburiyetinde kalmış, çoğu kere sürgün edilmiştir. 

Kişilerin yanı sıra kurumlar 

Bu arada özellikle belirtmek isterim ki, Avrupa’nın aydınlanması, bir dönem içinde bulunduğu karanlıktan kurtulmasının sebebi yalnızca Rousseau ve çağdaşı yazarlar değildir. En az onlar kadar önemli ve çoğunlukla görmezden geldiğimiz böylesi soruları gündeme getiren ve aykırı fikirler de olsa onları ödüllendiren kurumlara sahip olmasıdır. Darısı başımıza… 

“Bu zavallı talihsize yardım etmeliyiz. Tek suçu, iyi olduğunu düşündüğü garip fikirlere sahip olmaktır.” 

Prusya Kralı II. Friedrich (1712-1786) 

Jean-Jacques Rousseau, (Çev. Sabahattin Eyüboğlu), Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev, İstanbul, 2021. 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx